Tunic – İnceleme

 Tunic – İnceleme
Okunuyor Tunic – İnceleme

Dürüst olacağım, açık dünya oyunlarından çoğunuz gibi bıkma noktasına geldim ben de. Özellikle ağzına kadar aynı şeylerle doldurulmuş açık dünya oyunları görmekten kusma noktasına ulaştım ulaşacağım. Ve bu yüzden size rahatlıkla söyleyebilirim ki Tunic onlardan biri değil. Yani evet, kısmen açık dünya ama tıpkı klasik bir Zelda oyunu dünyası gibi. Durun açıklayayım…

İlgili İçerikler:

Sen bir tilkisin, kesiyorsun…

Tunic’in dünyası açık bir dünya gibi görünüyor en başta. Sahile vurmuş bir tilki kalkıyor, etrafta anlamadığınız dillerde bir şeyler yazıyor, siz de yolunuzu deneyerek ve yanılarak bulmaya çalışıyorsunuz. Şu ana kadar açıkladığım şeyler herhangi bir açık dünya oyunu gibi geliyor olabilir kulağınıza ama oyunun sizi gerek ekipman eksikliğiyle gerekse aşırı güçlü düşmanlarla önünüzü kesmesiyle “Evet, burası değilmiş” deyip sizi zorla yönlendirdiği yola doğru ilerliyorsunuz. (Link’s Awakening yani? -Can)

Bunlarla beraber oyunun tasarım olarak Zelda’dan nasıl esinlendiğini de görmeye başlıyorsunuz haliyle. Mesela oyuna ilk başladığımda nasıl gideceğimi bir türlü anlamadığım yerler vardı. Bir zindanı temizleyip, bölge sonunda oyun beni Overworld’de duvarın arkası gibi bir yerde çıkarınca anladım ki oyunun kamera açısının göstermediği yerlerde gizli geçitler de olabiliyormuş. Bunu öğrendikten sonra gördüğüm her kıyı köşe mekâna zavallı tilkiceğizi ittirmeye başladım.

Anlayacağınız üzere oyun sizi haritasını keşfetmeye bolca teşvik ediyor ve bunun karşılığını tilkinizi güçlendirmekle ya da gizli yollar bularak alıyorsunuz. Etrafta bulacağınız bazı özel malzemelerle (ne olduklarını söylemeyeceğim, siz keşfedin) tilkinizin canı, dayanıklılığı, iksirlerin tamamlayacağı can miktarı gibi şeyleri yükseltebiliyorsunuz ya da altın ve bomba gibi tek kullanımlık işe yarar şeyler de çıkabiliyor. Bulduğunuz gizli yollar daha önce hiç gidemediğiniz bir yere çıkabiliyor ya da kısa yola dönüşebiliyor. Bunlar da bolca işe yarıyor, çünkü Zelda’dan esinlenmesinin yanı sıra bolca da Metroidvania öğeleri bulunduruyor Tunic. Bir ara tekrar dönmek isteyeceğiniz şeyler sunuyor uğradığınız bölgeler. Ama ufak ufak oyunu keşfettikçe de fark ediyorsunuz ki Tunic’in o renkli, az poligonlu sanat tasarımı tamamen oyuncuyu tuzağa düşürmek içinmiş, tıpkı sinsi bir tilki gibi…

Ölme tilkim ölme

Tunic tam olarak dünyanın en şirin oyunlarından biri olarak başlıyor dedim ya, durun sizin için birazcık resmini çizeyim. Düşünün şimdi, pofuduk bir tilki olarak renkli bir adaya düşüyorsunuz ve oyunda edindiğiniz ilk silah dümdüz bir sopa. Etrafta bir iki tane slime-vari yaratık görüyorsunuz, sopanızla iki-üç vuruşta ölüyorlar. Sonra bir dungeon’a giriyorsunuz, elinde kılıç olan kocaman yaratığı görüyorsunuz. Sopanızla zar zor geçtikten sonra karşınıza bir de boss çıkıyor… Oyunda özellikle kılıcı ilk defa aldığımdaki rahatlığı inanın anlatamam. Çünkü Tunic’in herhangi bir zorluk ayarı yok, tıpkı bir Souls oyunu gibi sadece “Buyur geç” diyor size. Oyunun boss dövüşleri de bir From Software yapımları kadar olmasa da zorlayıcı ve akılda kalıcı kesinlikle.

Fakat günün sonunda aradığınız şey “eşi benzeri görülmemiş bir oyun”sa, maalesef Tunic o oyun değil. Oynanış olarak esin kaynağı olan Zelda’ların ya da Souls’ların yapmadığı herhangi bir şey yapmıyor. Hikâye olarak da öyle aşırı harika bir şey sunduğunu söyleyemem. Ama Zelda oyunlarının özellikle o “yolculuk” hissini seven biri olarak, Tunic bu hissiyatımı çok iyi doyurdu. Hele ki müzikleri ve dünyası bir süre daha bana eşlik edecek gibi görünüyor. Bu oyunun tek bir insanın elinden çıktığına inanmakta hala güçlük çekiyorum.

Bu Yazı İçin Ne Düşünüyorsun?

Yorum Yap
Giriş Yap
Yazı Ekle