Tales of Arise – İnceleme

 Tales of Arise – İnceleme
Okunuyor Tales of Arise – İnceleme

Tales serisiyle ilişkim ilginç başladı. İlk keşfettiğim JRYO olmamasını geçtim, ilk keşfettiğim sıra tabanlı olmayan JRYO bile değil kendileri. Ama ne zaman bir Tales oyunu oynasam nostaljik bir his kaplıyor beni. Dragon Quest gibi bir nevi aslında bu konuda; JRYO’ların iyi ya da kötü tüm klişelerini ve özelliklerini barındırıyor. Dragon Quest sıra tabanlı JRYO’lar için neyse, Tales serisi de aksiyon JRYO’lar için odur benim gözümde.

İlgili İçerikler:

Ama son birkaç oyununda bir değişikliğe, bütçe artışına gitmesi gerektiği bir hayli ortadaydı. Tales of Vesperia gibi başarılı bir oyundan Bandai Namco biraz otomatiğe bağladı. Xillia’lar ve Graces’ler derken bir anda OST’sinin bile zar zor taşıdığı Tales of Zestria faciası ve ardından bir nevi Zestria’yla bağlantılı olan, önceki oyunun bazı hatalarını toparlamaya çalışmış ama bütçe eksikliğinin acayip göze çarptığı Berseria çıkmıştı. Berseria 2016’da (bizim için 2017’de) çıkmış olmasına rağmen gerek bölüm tasarımıyla gerek görselliğiyle PS3 dönemi oyunu bariz ortadaydı. Hatta oyun gerçekten de PS3 oyunuydu ama PS3 versiyonu sadece Japonya’da çıktı. O vakitten bu yana da Tales serisindeki tek hareketlilik Vesperia’nın yenilenmiş sürümünün çıkışıydı. Biraz soluklanması gerekiyordu serinin.

Anlayacağınız üzere Tales-severler olarak bayağı bekledik. Özellikle geçtiğimiz on yıl pek de iyi davranmadı bizlere. Ama yeni bir on yıla girdik ve onu da bayağı iyi bir Tales oyunuyla açmış gibi görünüyoruz.

DAHNA HALKI, AYAKLANIN!

Tales oyunlarından birini eğer daha önce oynadıysanız bilirsiniz ki bu serinin odak noktası senaryosundan çok karakterleridir. Serinin benim için en ilgi çekici yanlarından biri genellikle oyunun senaryosunun bizim grubumuzdaki karakterlerin karşılaşması, kaynaşması ve hepsini detaylı bir şekilde izleyip izlememeniz tercihinize bağlı olan skitleri izleyerek tanımamızı sağlayan bir araç olması aslında. Ama Bandai Namco bu sefer iki tarafı da gayet güçlü yapmayı başarmış.

Oyunun hikâyesi iki ana karakterimiz olan Alphen ve Shionne ile onların dünyaları olan Dahna ve Rena arasında temelinde. 300 yıl önce vahşi bir savaş sonrasında Rena’lılar tarafından köleleştirilen Dahna halkının ve bir yandan da Alphen’in kendini buluş hikayesini anlatıyor Tales of Arise. Ama benim en çok ilgimi çeken kısmı, her ne kadar basit de görünse Alphen ve Shionne’un aslında iki tarafın zıtlıklarını resmetmeleriydi oyun boyunca. Alphen’in herhangi bir acı hissetmeyen bir köle olması, Shionne’un üstündeki lanet yüzünden ona dokunan kişiye acı vermesi ya da ikisinin de bu oyundaki amaçlarının aslında halklarını bir nevi yansıtması gibi birçok detay var aslında. Ayrıca her ne kadar klişelerin kralı olsa da “hafızasını kaybetmiş ana kahraman” olayının hâlâ oyuncuyu bilmediği bir evrene dahil etmek için çok iyi olduğunu düşünüyorum ve Tales of Arise’ın da kullanması hiç şaşırtmadı beni.

Partimizin geri kalanı da bir hayli ilgi çekici bir topluluk. Diğer Tales oyunlarındaki (özellikle Vesperia’daki) bazı karakter tiplemeleri Arise’da da bulunuyor ama diğer oyunlara kıyasla karakterlerin gelişimi çok daha ilginç ve çeşitli. Bunu da oyuna yeni eklenen ya da daha önce var olan ama yenilenmiş Tales mekaniklerine bağlayabiliriz.

Mesela Tales oyunlarının yıllardır vazgeçilmezi olan, izlemesi tercihe bağlı skitleri Arise’da da bulunuyor. Fakat bu sefer karakterlerin çizimleri yerine oyun içi modelleri kullanılarak asıl oyunun kendisiyle daha bağlı hissettirmeye çalışılmış. Oyunun kamp ve yemek pişirme sistemleri de karakter gelişimlerini güçlendirmek için değiştirilmiş. Yemek pişirmeyi ister düz bir şekilde, isterseniz de “favori yemeği” olan kişiyle pişirip yemeğin verdiği etkiyi değiştirebiliyorsunuz. Kampta da artık kaçırdığınız ya da tekrar izlemek istediğiniz skitleri ve ara sahneleri izleyebiliyorsunuz. Yatmadan önce de partideki karakterlerden biriyle konuşup ek sahneler izleyip daha da yakınlaşabiliyorsunuz diğer karakterlerle. Maalesef (ya da neyse ki, bilemedim) karakterlerle yakınlaşmanız romantizm falan anlamına gelmiyor.

Bozuk değil ama, sen yine de yenile…

Bu yenilenmiş Tales mekanikleri sadece karakter ilişkileriyle de alakalı değil tabii ki. Oynanışta da büyük farklılıklar var -ki bunların başını tabii ki de yeni dövüş sistemi çekiyor.

Aslında dürüst olayım, tam olarak “yeni” bir dövüş sistemi değil buradaki. Tales of Berseria’daki dövüş sisteminin üstüne yeni özellikler, mekanikler eklenilerek yapılmış, “Hah, şimdi oldu” dedirten daha akıcı bir versiyonu. Berseria’nın dövüş sistemi, hele ki Velvet’la oynuyorsanız biraz harala gürele, tuşlara rastgele basmaydı. Arise’da Alphen başta olmak üzere tüm karakterlerin belirli bir tarzı, stratejisi ve yeri var. Mesela bazı karakterler düşmanların Astral Arte kullanmalarını engelliyorken bazıları düşmanın elindeki kalkanı kırıyor, bazısı da havadaki düşmanları yere indiriyor gibi. Ayrıca yeni eklenen ve iki karakterin güçlerini ortak kullanarak düşmanı tek vuruşta indirmelerini sağlayan Strike’lar bir hayli havalı.

Bunun yanı sıra dövüş sistemini en çok değiştiren şeylerden biri de bir nevi Zestria’yı andıran iyileştirme ve canlandırma mantığı. Tales serisi her ne kadar sıra tabanlı olmasa da her karakterde belirli bir sayıda bulunan Action Point (AP) dediğimiz puanlar oluyor ve üst üste belirli bir sayıda hamle yapabiliyorsunuz. Berseria, hatta birçok Tales oyununda iyileştirme ve yeniden canlandırma gibi büyüler bu AP’leri kullanıyordu. Fakat Arise’da artık bu büyüler ayrıca eklenen Cure Point’ten (CP) harcıyor, bu da sürekli olarak iyileştirme ve canlandırma büyüleri yapılmasının önüne geçilmek için yapılmış gibi hissettiriyor. CP’nin tek kullanım alanı da değil bu tabii; oyunda ilerledikçe erişemediğiniz bölgeleri açmak için ya da etraftaki NPC’leri ekstra malzeme vermeleri için iyileştirmeye de kullanabiliyorsunuz. Bu da haliyle CP’lerinizi nasıl harcayacağınıza biraz daha taktik katıyor.

Ancak benim en sevdiğim “eski Tales mekaniğini güncelleştirme” kesinlikle Title’ların kullanımı oldu. Önceki Tales oyunlarında bu Title’lar genellikle karakterlere birazcık yetenek yükseltmesi ya da ekstra kostümler vermek için kullanılıyordu. Fakat Tales of Arise’da bu Title’ların hepsi bir nevi birer yetenek ağacına dönüştü. Oyunun hikayesinde ilerledikçe ya da karakterlerle yemek pişirme, balık tutma gibi şeyler yaptıkça yeni Title’lar açılıyor ve bu Title’ların hepsi yan görev yaparak ya da dövüşerek kazandığınız yetenek puanlarınızı harcayabileceğiniz yeni yetenekler veriyor. Çoğu Title’ın altında bir ya da iki tane Arte ve dört-beş tane de farklı farklı ek güçlendirme veren şeyler oluyor, bunları da oynayış şeklinize göre almak size kalıyor. Mesela bolca yönettiğiniz bir karaktere “Perfect Dodge’da AP Doldurma” gibi bir yetenek almak gayet mantıklıyken, genellikle yapay zekaya bıraktığınız bir karaktere almak bayağı yetenek puanını çöpe atmak gibi olabilir. Hayır canım, yapmadım tabii ki de öyle bir şey.

Elde Menancia’nın dağlarında çiçekler açar

İncelemenin şurasına kadar bana ne kadar hak verdiniz bilmiyorum ama hepimizin ortak noktada buluşacağı bir şey varsa o da Tales of Arise’ın kesinlikle serinin en güzel görünen oyunu olduğu olsa gerek. Tabii en son çıkan oyunun özünde PS3 oyunu olduğunu düşünürsek bunu başarmak pek de zor değil ama oyunun sanat tasarımı da gerçekten inanılmaz. El çizimiyle karıştırılmış dijital çevre tasarımları ara sıra gerçekten de bir çizime bakıyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Karakter tasarımları da bir hayli göz alıcı ama teknik olarak benim herhalde en çok hoşuma giden şey karakter animasyonlarının beklediğimden daha detaylı olması. Bandai Namco’nun verdiği bütçeyi böyle ufak şeylerde kullanmış olmaları gerçekten hoşuma giden ufak detaylardan.

Müzik ve seslendirme kısmında da bir hayli başarılı Tales of Arise. OST’si serideki favorilerimde ilk üçe oynar rahatlıkla. Oyunun hikâyesinin destansılığını gayet güzel yansıtıyor. Seslendirme de bir hayli başarılı, ki burada İngilizce seslendirmeden bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir. Genellikle 2000’lerin başlarından kalma bir önyargı yüzünden Japon oyunların İngilizce seslendirmeleri bayağı bir dışlanır oyuncu kitlesi tarafından ama son dönemde oynadığım herhangi bir Japon oyununun İngilizce seslendirmesiyle oynadığımdan dolayı pişman değilim. Hatta dürüst olayım, Japoncasını denemiş olmama rağmen Alphen’ın İngilizce seslendirmesi dışında bir şeyle oturtamıyorum ben o karakteri.

Performans konusunda da pek bir sıkıntım olmadı. Gerçi Xbox Series X’te oynadığımdan dolayı pek de bir sıkıntı çıkmasını beklemiyordum ama yıllardır konsol oyuncusu olarak 30fps’e mahkûm edilip bu konsol neslinin başında beridir de 60fps’in tadını çıkarıyor olmak bir hayli şımarttı. Tales of Arise’ın da bu açıdan aşırı büyük bir farkı yok. Keşiflerde 50’lerin ucunda, dövüş kısımlarında da genellikle 60 ya da 60’a yakın FPS aldığımdan dolayı oyunun %90’ını Performans modunda oynadım, pek de pişman olduğumu söyleyemem. Bu konsol nesli ilerleyip de tekrar 30fps’lere dönersek canım bayağı sıkılacak ama, ondan eminim artık.

From Dahna, with love…

Bandai Namco bu sene biz JRYO sevenleri bayağı bir şımarttı dürüst olalım. Scarlet Nexus gibi beklenmedik, yepyeni bir isimle yaz mevsimini açıp Tales of Arise gibi bir oyunla da yazı kapattı. İkisi de gayet harika oyunlardı ama aralarında illa birini seçmem gerekecek olursa sanırım Tales of Arise bir tık daha önde olurdu benim için. Yanlış anlaşılmasın, Scarlet Nexus’u geçen sene yapılan Xbox etkinliğinde ilk gördüğümden bu yana bekliyorum, hâlâ da seviyorum; bu seneki favorilerimden rahatlıkla. Fakat incelemenin başında da dediğim gibi Tales oyunlarının benim üzerimde tuhaf bir etkisi oluyor işte.

Kısaca, Tales of Arise gerçekten olmuş. Bandai Namco’nun Vesperia’dan bu yana doğru düzgün bir yola sokamadığı, belki de bütçe ayırmadığı bir seri gibi bir hava vardı Tales’in üstünde ve Arise’ın her köşesinde bu sefer hakkını verdiklerini hissettim. Bu serinin en çok satan JRYO serileri listesinde üst sıralarda bulunmasının bir sebebi var kesinlikle ve Arise’ın bu sebepleri gayet iyi yansıttığını düşünüyorum. Eğer yıllar boyu ismini duyup şans vermediyseniz, bir şans verme vaktiniz geldi de geçiyor bile.

Bu Yazı İçin Ne Düşünüyorsun?

Yorum Yap
Giriş Yap
Yazı Ekle